Kirli Savaş ve Doğa

Bir yürek vuruşu gibi suların, yitip giden yaşamların, bunca acıların ve hüzünlerin adını koymaya çalıştık hep.
Yumuşak ve adsız mevsimleri ararken biz hep gece nöbetlerini düşündük.
Hakkâri’de dün sabaha karşı 11 şehit verdik. 15 askerimiz de yaralandı.
Ülkeyi yönetenler “demokratik açılım” diye diye eli kanlı terör örgütünün bölgede cirit atmasına neden olmadılar mı?
Analar, babalar, kardeşler, sevgililer… Yüreğinde insan ve yaşam sevinci olanlar…
Artık “dur” diyelim bu kirli savaşa.
Hayallerimiz yıkıldı… Çocuklarımız öldü…
Bir türlü anlatamadık PKK’nin ayrılıkçı bir terör örgütü olduğunu… Demokratik, kültürel, sosyal haklar peşinde olmadığını…
Hiç duydunuz mu Kürt kökenli siyasetçilerin, “sağlıklı çevrede yaşam hakkı” dediğini?
Kirpikleri tutuşmuş çocukların, kuşların, rüzgârın hışırtısında eğilen dalların şarkılarını dinlerken içimizden vurulduk.
Bilinmeyen bir kentin kapısına gelip durduk kendi sevinçlerimizi ve umutlarımızı çoğaltırken, acılarla karşı karşıya kaldık.


***
Sisler içinde uyandık… Mor dağların resmini çizdik… Kapıların açılmasını beklerken…
Kestane çiçekleri açmıştı gençlik yıllarımızda.
Yaşamın çekiciliğinin kalmadığı günleri hiç düşünmüyorduk.
Taşra kasabalarının o büyük yalnızlığını gördük, büyük kentlerde kaybolup gittik.
İşkenceleri, hapislik yıllarını yaşadık.
Düşünce ve sözcük arasında sıkışıp kaldık.
Çiçeğini geriye isteyen toprak…
Poyraz, fırtına, bora…
Bizi biz yapan sözcüklerdi bunlar.
Ellerimizin yumuşaklığı örtmüştü gözlerimizi… Işıltılı göğün bizdik yorgun savaşçıları…
Göklerin yığınını ellerimizle taşırken biz kurduk barış köprülerini, biz suladık ağaçları, çiçekleri, bitkileri.
Doğayı katledenleri biz teşhir ettik her yerde…
Bizdik şiir okuyan gecenin ayazında:
“Karanlıklarımın sevinçle kapladığı ince güzelliğindeyim yüzünün… Bana sessizliğini veren çığlığın ne güzel!”
***
Sessizliğini veren çığlık Bergama Kozak Yaylası’nda, kesilen çamfıstığı ağaçlarının rüzgârda çıkardığı sese benziyor bir haziran sabahında.
Masmavi bir deniz aşağılarda.
Tarihin ve kültürün binlerce yıllık izlerini ararken biçimi olan ve olmayan her şey adına bir çığlık yankılanıyor Kozak Yaylası’ndan:
“Kurtarın bizi!”
Bir sitede o çığlığı, boynu bükük çamfıstığı ağaçlarının fotoğraflarına bakınca içimizde duyduğumuz inanılmaz acıyı bir kez daha hissediyoruz doğaseverler olarak.
Daha uzaklara gitmek değil amacımız… Kendi doğduğumuz topraklarda, barış içinde insanca yaşamak, zehir solumamak.
Taşlarla, yağmurlarla, ateşlerle yanan bir günün pırıltılı sabahlarını görmek, yoksulluğu alın yazısı saymamak.
Yakılıyor ormanlar… Sincaplar, kaplumbağalar, kuşlar ölüyor…
Bitki örtüsü yok oluyor…
Soruyorum size Kanadalı, Amerikalı “çokuluslu altın avcıları” ve onların taşeronları, bu coğrafyayı yok etmek için mi geldiniz buralara?
Ve siz kendinizi solcu, sosyalist, devrimci, yurtsever, Atatürkçü olarak gören sanatçılar, ne işiniz var onların sponsor olarak destek verdikleri şenliklerde?
Kışladağı’nda, İzmir Efemçukuru’nda, Edremit Körfezi’nde devrimci şarkılar söylenmez, ağıt yakılır!
***
İsveçli şair Gunnar Ekelöf, yaşamın hiçbir çekici yönü kalmadığını anlatırken şöyle der:
“Yaşamın hiçbir çekici yönü kalmadığı gün
İçimizde özsuyun ve asidin yükselişinin durduğu gün
Durgun bir yaşantıya vardığım gün
Kısacası, kendi kendime benzemeye başladığımdaki gün,
– Bırakın beni gideyim.”
Üç gün önce Cunda Adası’nda “Taş Kahve”de otururken denizden gelen esintiyle o bilindik düşlerimi çoğaltıyordum.
ABD’li politikacı, Oscar ödüllü belgesel film (küresel ısınmayı anlatan ‘Uygunsuz Gerçek’ filmi) yapımcısı ve Nobel Barış Ödülü sahibi Al Gore’un öyküsü geldi aklıma.
1993-2001 yılları arasında ABD Başkan Yardımcısı olan Al Gore, 2007 yılında Şili Film Festivali’ne “çokuluslu altın avcıları” sponsor olduğu için katılmayı kabul etmedi.
Ne zaman ki altın şirketi sponsorluktan çekildi, o zaman çağrıya “evet” deyip Şili’ye gitti.
Doğaya böyle sahip çıkılır…
***
Yurtsever sanatçı dik duruş sergiler, tıpkı onurlu bilim insanları, düzgün siyasetçiler ve gerçek aydınlar, gazeteciler gibi!
Havamızı, sularımızı, doğamızı.. göllerimizi, denizlerimizi, ırmaklarımızı, ovalarımızı kirletenlere neden böyle ödün veriyoruz, neden?..
İda Dağı (Kaz Dağları), Kaçkarlar, Madra Dağları, Turgutlu Çaldağı, Tunceli’de Munzur Vadisi…
En önemlisi hukuk devletimiz kirleniyor…
Gecenin sesi soluğu gibiyim… Ay denize düşüyor Cunda Adası’nda…
Gözlerimi yumup düşlerimle baş başa kalıyorum…
Hakkâri’de 11 şehit…
Ve annelerin, babaların çığlıkları:
“Durdurun bu akan kanı, duyun çığlığımızı!”
***
Bu pazar canınızı sıkacağım… Aşağıdaki siteye girip Kozak Yaylası’ndaki katliamın fotoğraflarını görebilirsiniz…
http://www.agaclar.net/forum/showthread.php?t=19706
 
hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr Faks numaramız: 0212 343 72 69

Hikmet ÇETİNKAYA (20.06.2010 – Politika Günlüğü)


Alper Arın tarafından eklenmiş son yazılar:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir